Menü

Mikroblog

 

Eylül 2010
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Nis    
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930  

Yazdığım Son 3 Yazı

Bağlantılar

Neler Yazmışım ?

Altın Klavye Blog Yarışmaları

Merhaba,

Altın Klavye Blog yarışmalarına ben de katıldım, şimdi siz okuyucularımdan küçük bir iyilik rica edip. http://kisisel.altinklavye.com adresinden canbu.info ya destek olmanızı isteyebilir miyim.

Hepinize teşekkürler.

Esnek Çalışma Saatleri

Bir iş ilanında “Esnek Çalışma Saatlerine uygun çalışma arkadaşı” aranıyorsa genel kanı odur ki geceyarılarına kadar çalışabilecek insan aranıyor. Gerçek de böyledir çoğu zaman.

Hele bilişim sektöründe, biraz da önemli bir mevkideyseniz gecenin bir yarısı telefonunuz çalabilir ve biri “Ahmet Bey, server çöktü.” gibi bir şey söyleyebilir. Bu büyük şirketlerin, bilişimcilerinin kaçınılmaz sonudur diyebilirim. Özellikle müşterileriyle çevrimiçi bağları da bulunan şirketler, bu hizmetleri aksamasın diye bütün bakım/onarım işlerini trafiğin en az olduğu saatlerde (ki genelde gece 1 den sonra) yaptıkları için. Herkes uyurken biz çalışırız.

Kod yazarken, planlama yaparken, yazılım geliştirirken sakin kafaya ihtiyaç duyduğumuzdan gece saatlerini tercih ederiz. Yani yine siz uyurken biz çalışırız ve önünüze kullandığınız yazılımları koyarız. Gün içinde ne mi yaparız? Günlük işler tabiki, okulu olan okuluna, işi olan işine(bir çalışıp beş geyik yapmaya). Çalışma saatlerimiz esnektir yani.

Gece gündüz demeyiz. Her daim nöbetçi doktor/eczane gibiyiz. Bir telefon kadar yakın, bir uzak masaüstü bağlantısı kadar yanınızdayız. Bunların farkında bir bilişim öğrencisiyim. Bir bilemediniz iki sene sonra mezun olmuş olacağım lisans derecesiyle. Üzerine belki yüksek lisans.

Peki ben neden yazıyorum bu yazıyı? Övünmek, mesleğimi yüceltmek için mi? Aslında hayır. Tamamen teşekkür amaçlı başladım yazıya.

Free University of Bozen/Bolzano (Libera Universita di Bolzano) nun I&CT (Information & Communication Technology) ekibine teşekkür etmek için başladım. Bundan iki gün önce çarşamba günü akşamüstü beş sularında yurtta internet bağlantımız kesildi. Yurdun tamamı bilgisayar bilimleri öğrencisi olunca bir nevi kıyamet koptu diyebilirim yurdun içinde. Buna rağmen uluslararası öğrenci hapishanesi olarak bilinen yurdumun sevimli(!) gardiyanları, üniversiteden gelen teknik ekibi içeri almayınca arızanın tadilatı ertesi güne sarktı.

O gün de bize bir e-posta gönderildi. E-postada bizim yurdun bağlantısından sorumlu kişinin paskalya tatiline erken başladığı ve onun yerine diğer bir kişinin arızayla ilgileneceği ama çözümü garanti etmedikleri yazıyordu. Akşam 6 sularında hala internet bağlantımız olmayınca, mesai saatinin bitmesini ve paskalya tatilinin başlamasını göz önünde bulundurarak dört günlük bir kesintiyi göze almıştım. Ta ki arkadaşımın bilgisayarını onarmak için onun evinde maillerimi kontrol edene kadar. Saat akşam dokuzda okuldan bir e-posta daha gelmişti arızanın giderildiğine dair.

İşte o zaman bilişim sektörünün ne kadar “esnek saatli” bir sektör olduğunu bir kez daha anladım. En önemli dini bayramlarından biri sebebiyle tatili başlamış bir bilişim çalışanı, bizim için kendi kişisel zamanından fedakarlık etmiş ve bağlantımızı onarmıştı.

Buradan Free University of Bozen/Bolzano nun I&CT takımına teşekkürü borç biliyorum. Her ne kadar onlar bunu okuyamayacak olsalar da.

Biterken : Gripin – Durma Yağmur Durma

Ateistin Gözünden

Kimi kızar bana, kimi aynı fikirde, bazısı hiç karışmaz. Bir dinin, bir yaratıcının varlığına inanmıyorum ben. Bilimin bir gün insanların zihnindeki Tanrı imajını öldüreceğine, her şeyi bilimin açıklayacağına inanıyorum. Dünyadaki her olayın bilimin, evrenin kuralları dahilinde olduğuna. Kimi panteizm diyor bu inanca, kimi doğrudan ateizm. Belki de ateizmin bir kolu panteizm de.

Bu yazıyı okumaya başlayan inançlı insanlar hor görecek beni; “Gavur”, “Kafir” ve “Dinsiz” diye etiketleyecekler. Ama onlar bilmez ki ben sabah ezanıyla uyanırsam eğer gönlüm huzur dolar; bir kiliseye girdiğimde günah çıkaran, dua eden, mum yakan insanları izlerken gönlüme huzur, içime bilmediğim bir duygu çöker.

En son okuduğum kitabın etkisinde yazıyorum bu satırları : Elif Şafak – Aşk. Kitapla ilgili hiç bir yorum duymamış, okumamıştım başlamadan önce. Kitaba dair tek bilgim bazı hemcinslerimin pembe kapaklı kitap taşımak erkeğe yakışmaz düşüncesi sebebiyle yayınevinin bir de siyah kapaklı baskı yaptığıydı ve kitabın basit, alelade bir aşk romanı olacağını zannediyordum.

Oysa kitap sufizm, Mevlana, sema, Şems-i Tebrizi ve Allah aşkından bahsediyordu. Etkileyici ve sürükleyici bir üslubu var.  Kitabı okurken çokça düşünüyor insan.

Belki bildiklerinden, inandıklarından vazgeçmiyor ama düşünüyor. Kendine nasıl daha huzurlu bir yaşamın kapısını açabileceğini, neyin sesini, semanın güzelliğini düşünüyor. İnsanı düşünmeye itiyor kitap. Düşündükçe karşısına cevaplardan ziyade sorular çıkıyor yeniden. Daha fazla düşünüyor insan.

Kitap bittiğinde elinden bırakmadan düşünmeye devam ediyor sayfalara bakarak.

Tasavvuf tabirinin sadece İslamla sınırlı kalmamasını, diğer dinlerce de, dinsizlerce de yaşanmasını istiyor. Neyin sesine kulak verirken, semazenlerin dönüşlerini, Haktan aldıklarını halka dağıttıklarını izlemek istiyor.

Zaten Mevlananın sözü değil midir “Gel, ne olursan ol yine gel” diyen? Bir barış, bir huzur arayışı değil midir Mevlevilik? O zaman neden sizden farklı düşünenlere bu öfke?

Neden inanmayan bir insanın bile ezan sesinde, kilisede, cami avlusunda huzur bulabileceğine dair inançsızlık? Neden onca suçlama, hakaret ve yaralama?

Biterken : Youtube da çeşitli ney ezgileri

Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
ister kafir, ister mecusi,
ister puta tapan ol yine gel,
bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir,
yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…